Fırat Akın

bilumum Fırat Akın kişilikleri

yazasım1

her sorunun cevabı içinde aslında insan
giderken de böyle gelirken de bu böyle
ayrı düşülen fikirler beynine düştüğünde
geceye kamp kurar
sorar da sorar sabahın beşinde öten kuş sesinden
incedir törpüsü güzelin önemlidir tırnak et mesafesi
bakımıdır dişinden etine ve gönlündedir yelpazesi
sıkıldığın basmakalıp bir eş uzak ama yanında ise
kemikdir değmeyen tenin yorganda bile hisseder enfesce
hiç duymadığın bir tonda renk cümbüşle gelir kulaklarına
alır kimbilir kimse bilmezliğinde
zorla da olsa yüreğine sokar bin küsür kat çıksa bile
albatros
kanadında unuttuğun bir satırın
cümle başında yanmış ismi o yarın
gelecekse de ayrı yazılır o tadın
kimbilir kimse bilmezliğinde
sarıp sakladığın en güzel yüzündür
çift taraflı bir giysi çelişkisinde
öteden öteye
adıma adım
adına adın
sağır ne bilir ne bilmezliğinde
tükürük gibi ağzımda döner de
güneşten farksızdır
beyaz siyah
atadığın isim ile hoşlanır da
söylemez ise
eser o dur bekle
gönlündeki yelpazeden
bin küsür katındaki gizeminde
geceye kamp olur
çadırı da kendisi
soğuğu da
sıcağı da
adımda adınsa
sarılıp örtülürüm.

istanbul

nerden başlamak gerektiğini düşünürken sen geldin aklıma. benim küçük, kırmızı, aldığım günden beri suyu değişmeyen, adı nobran balığım. giderken seni odama mı anneme mi emanet etmeliyim emin değildim. her ışığını yaktığımda dört duvarın cama yapışman, acıkman annemi tercih etmemi sağladı. ve öyle bir gecede çıktım işte yola. benden bir saat kadar önce başka bir şehirden yola çıkan arkadaşımdan aldığım mesaj ve o arkadaşıma yola çıkmadan önce attığım mesajın aklıma gelmesi beni alt üst edene kadar her şey güzeldi. ankaradan ayrılma hüznünü en başta bir kenara bıraktım zaten. inanmadığımı kanıtlayacak değilim. attığım mesajı da yazmıyorum. ama benim için çok eğlenceli bir mesajdı. arkadaşım ciddi bir kaza geçirmişti. inancın saçma ve garip yansısı gözlerime hain ve acıtan baskısı ise beynime işlemişti. çekilmez saatler ve sabahında şık, dinç bir insan isteyen aslında umursamadığım ama gerekeni yerine getirmek adına sıkılmadan yeltendiğim gerçekler beni bekliyordu. geçmişti kabaca otobüs köprüyü, geçmişti tehlikesi. arkadaşım da gelmişti kendine. ayrıntılara çok giremiyorum. ah o gizlilik ah o sen. kalacağım ev ile tanışıyorum. ve kokteyl o ana kadar en güzel dakikaları belki de. iple çekilen kişi, iple çekilen içki ve iple çekilen muhabbet. virgüle tutunmuş dönüp duruyor başım. kısmen yerleşmiş beynime kaybolacağım hissi. gülüyorum şekli şemalı hiç önemli değil. başka bir mekan arkadaşlar ve sonunda eve geliyoruz. uyku bir ekmek arası peynir domatesten sonra çok çekici görülen kara ama kapkara fatma hiç umrumda mı değil. gülerek uyuyan insanlardanım o gece. sabahında sağolsun güzel insan güzel kahvaltı. okul yolu tutulur. anlatılanların bir kısmı rüya görmeme bir kısmı öğrenmeme sebep olmuştur. uyku hali güzeldir. ve akşam beklenir. kırmızı barındıran rengarenk bir bileklik arıyordum ki buldum. evet benim o asansör kullanmadan çıkmayı tercih eden galata kulesine. ama yapamadım. bölüm başkanı, eşi ve bastonlu tonton yanımdayken seçeneklerimden çıkardım bu tercihi. çıktık. manzara süper. rüzgar çok daha güzel. fotoğraflar yemek faslı falan. gizlenmeye çalışılan bir şey. dansöz müzik içki. giden arkadaşlarımı yolcu ederken mehmet turgut’u gördüm goncası ve yanlış bilmiyorsam adı serdar’dı. rakıcılar sizi. çıktım ben de devam ettim rakıya. sonrası çok güzel zaten. bir ara hiç bulunmak istemesem de orda dışarı çıkarak martı jonathanla tanışarak geçiştirdim o gelgiti. sonuna kadar oturduk. aaa müziği hatırlamıyorum dans bile ettik. yürüyerek gidebileceğimden emindim eve. gidemedim. üstüne telefonun şarjı bitti. otele gidene kadar yaşadıklarım denizin dibi falan mükemmeldi. bir de sabah uyanamazsam olabilecekleri düşünerek uyumak. neyse ki uyandım. bir poğaça bir de soğuk su tabana kuvvet. haha ilk isim benim. sonra bastonlu tonton sonrasını bilmiyorum. beni merak edenler teker teker geliyor. neyse ki hala her şey yolunda. felaketlerden döndüğümüzün farkındayız. yukardaki hala küfrediyorum sana. öldürsen bile ederim o ayrı. sıkıldım aslında bir an önce bitse de gitsek diyorum. ve bitiyor eşyalarımı alıyorum. arkadaşlarla oturmaca. serinlemece, gün içinde 10 km kadar yürümece. ve beklenen en çok tanışmak istediğim kişi murat karşıma çıkıyor sesiyle. bizon murat bağırıyor. yeni kayıtların ve tüm şarkıların olduğu cdyi alıyorum cebimdeki son paramla. o kadar mutluyum ki uçuyorum yorgunluk yok. ankaraya gidip günlerce o cdyi dinlemek var aklımda. kokoreç yemece ve otobüse binmece oynuyoruz. neyse otobüste uyuyacağım eminim. ama yukardaki bilerek yapıyor. evet var dedirtmeye çalışıyor. izmit’e gidene kadar 3 saat geçiyor. saat 5 de mola veriyoruz ve daha 4 saat var önümüzde. geliyorum eve. nobran cama yapışmıyor. karnı aç değil çünkü. ama annemin notları gözüme çarpıyor.
cuma: günaydın bebeğim
22 haziran: anneeeem günaydın
23 haziran: canım oğlum günaydın öpücük / iyi geceler
evet her ne kadar sokağa karşı büyük bir istek olsa da
yaptıklarım yapacaklarım her ne kadar benim istediklerim hala olmasa da
bunu değiştiren kişiler var oldukça bkz. annem bkz. akademik annem bkz. arkadaşlarım
ben böyle süreceğim.

virgül

Kaynak: http://j.mp/k7hFxJ

yanlış nokta
çekim basit
sessiz sinema
hareket naif
susmak yüce
virgül gece
kırık bardak
kan rengi
tadı damak
virgül şarap
iç çeken
hiç seven
kapı çeken
kadın giden
erkek siken
virgül yanlış
duymak için
su satışı
çok bira
güzel açı
bakış türü
gencin hürü
virgül kalmadı
duyma bugün
açma yüzü
gize örtül
satma bizi
çeker perde
karartma adı
güneş girmez
doktor tiner
otur yere
parke bağdaş
süt yavaş
damar çok
yolum kadar
başla şimdi
virgül kadar.

schiphol

Baslik geleceği temsil ediyor. Başka baslik olmadığına göre başka bir gelecek yok demektir e surda 3 sınav kalmışken moral bozmaya da gerek yok hadi selamlar.

başım çok ağrıyor anne

postersiz bir akşamdı. telefon bekliyordum ondan. çaldı. açtım. “oğlum” dedi. “başım çok ağrıyor anne, ilaçların yerini bulamıyorum ve hiçbir notun gözüme ilişmiyor şu an.” dedim. nasıl uyuduğumu ben de hatırlamıyorum. yanımda biri var mıydı ? o bardak, onun o garip kalp kulplu bardağı neden baş ucumdaydı ? uyanmamla bu soruları oluşturmam arasında milisaniyeler geçiyordu. ağlamamla uyanmamın hiçbir bağlantısı yoktu. uyurken de ağlıyordum. uyurken de seviyordum ben onu. o, her gün giydiğim gömlekten, kilidi olmayan kapımdan, 3 yıldır kayıp olan uğurlu anahtarlığımdan, çocukluğumdan beri sakladığım mavi desenli tişörtümden, şimdiye kadar dinlediğim bütün şarkılardan daha değerliydi. o, sandalın arkasında beni bekliyor şimdi. altı delik iki karton bardak, bir küçük rakı ve kan salatası.

anneme benzeyen bir kız

korkusundan durdu zamanım
yok olan her şey kadar olağanım
ve kaykayın da bunda payı var
ışık kadar imkansızım
ışık kadar kararsızım
bağlılıktan aday son sürat adımlarım
tartmasınlar aynayı
içinde binlerce ben ve bir o kadar da kararsızım.

dün gece yaşadım mı

olmuyor denense de kaç milyon kere denenmişler
yapsak da her şeyi kalıyor yine istenenler
ortasından dalıyoruz biz her şeye
kabul edip edilmemesi gereken her bir yere
sonra konuşuyoruz üstüne değişir mi diye
ve satır atlıyoruz farkında olmadan
çok büyük boşluklar bırakarak
istemeden orası ayrı
çok istedim bugün doğaçlamayı
şu karşı binadan atladım ben evime
pencereme
o kısa mesafede gördüm her şeyimi
her şeyim ne ki benim
çöp kutusundan ibaret
okuduğum kütüphaneden mi şikayet
sonuç
karar alındı
yapılacak dendi bu gece
bu gece o gece mi söyle bana be
itiraz etmedim işte sana
gel de al amaçsız her yanımı
amaca bürünse de yaşarken ilaç niyetine
sordum uçan kuşa
ayrılan kıza
uyuyan güzele
mutlu ama iki küskün kadere
cevap dedim
cevap
vermedi kalem oynatmadı benim için
ben yaratıcı olamadım
erişemedim sana
oluk oluk güldüm arkandan
ağlasa mıydım
ağlatsa mıydım
iyi olacaktı bilemedim
şimdi gelen geçen rüzgarların adıyla anar oldum seni
eey karabasan çık içimden
dışarda yeterince ben var
yeterince sen var
yeterince gerçek var
şimdi çık
çık içimden karabasan.

.

okşuyor güzel hayallerinde kalbimi
seviyor uzaktan kendince
içiyor en kötü suyu belki
belki kenarından kokluyor beni
belki istemiyor aklı ama
el uzatıyor da aynı demde
okyanus kalemlerimde
gözlerim kapakların altında
geç üstümü örtmeden ışıklar
geç karanlık yerine beni sar
ben bu derece hızlı akıyorum bugün
ben bu derece güzel kolluyorum kendimi
hatalarımın arkasında büyük bir duvar ördüm
sesim değişti
yüzüm değişti
içim değişti
kalem evet demişti
özleyiş acıdaki güldür demişti
kabul edip oturdum
oturdum yudum yudum.

,

sakıncalı
doğru sakıncalı
karşıma geçip kendime sorduğumda
sakıncalı
ben her metroya bindiğimde
sağımı solumu karıştırıyorum
bu çok sakıncalı
ve insan yüzü
insan yüzünden
sakıncalı
sorduğun her soru
cevabı kadar
sakıncalı
aldığın her yudum
geçmişin kadar
sakıncalı
evet
benim kadar her şey
sakıncalı.

önüne gelen her lafı güzel bir dille çevir.ama o dili sadece sen bil.susmak o dillerden biri.ve o dili sadece sen bil.

düşündükçe çıkar oldum yola
sorar oldum kendime
kendimde arar oldum her şeyi
bulacakmışım gibi hissettim
bulamadım değil
bulmadım
uzatarak okumak her kelimeyi
istedim amına koy***m
istedim işte
bilerek yaptım lan her şeyi
bilerek sevdim dedim lan
öptüm
öptüm öptüm
bağlanmak için öptüm
baktım baktım
baktım
bağlanmak için baktım
ona da bakmıştım
şuna da bakmıştım
hepsi aynı amına koy***m
hepsi aynı

telaffuzu zor aklımdan geçenlerin
ayıp oldukça
kayıp oldukça içimdekiler
durup düşünüyorum
kaçıncı yolum bu kırmızı ışıkta durmadan giden
enkaza sebep
kaza sonucu aklını sıyıran kaldırımlar mı.
ben dün gece yaşadım mı.

hırkanı bile özledim

en ufak sapma olmaz güneşte
açar nazlı nazlı
batar güle güle
şimdi nerde deniz yeli
şimdi gökyüzünde kalıntıların
kokuların kulağımda ilk defa
tertemiz gülüşlerinle yıkandım bu gece
işlerimi bitirince oturup seni düşündüm
ördüm üstüme saçlarından narin ve ince
hırkanı bile özledim.

of ne biçimdi o

kimin neden kaçtığı değil
kaç yüzyıl önceden geldiği de değil
kabul ettiğimiz kadar yaşardık
geçmişi
of ne değildir açıklamak
ne evet demektir kaçarken
sorduklarında
yalnızlığı
of ne öğüttür gençliğime
ne şarttır peşimde koştukları kadar
kadar kadardır işte
gerisi ya da ilerisini sil süpür çocuğum
tabağında kalmasın
of ne arzudur o silik
ne kuşkudur o poşetinden akar
kokar cıvık cıvık
artıklarından
artırdıklarından sabunun
köpükleri kadar çabuk
of ne ürpertir o soğuk
ne güzeldir o damarı kesmek
sivri bir kenarda tek taraf
olmasaydı yörüngesinde gerçeğin
tükürmeseydi gökyüzü
of ne yapışkandı o gece
ne geçendi o rüzgarıyla
savurdu ya
yeterdi isteyene
istemeyen zaten
of ne çılgındı ortasında
ne güzeldi turşunun kabul edilişi
ekşinin krallığını ilan edişi
demeseydi de asacaklardı
yukarıdan gelen
yukardasın ya sen
of ne gümüştü ikinci sırada
ne telaş edildi kentimde
kuruntuydu şüpheyle sevgili
sevindi düştüğünde
altına ya da üstüne gir çıkma çocuğum
içinde kalmasın
of ne dürtüydü o
ne sevinçti içinde tortulaşdıkça
korktu
neden bilmem
orospuydu paçası.

hiç hesap etmezsin

nasıl başarıyorsunuz anlamıyorum. ben yaptığım şeylere bir değer biçemiyorum. dışardan birileri evet biçebiliyor. ama onların derecesi beni ne mutlu ediyor ne mutsuz ediyor. severek diyorlar yani zevk alma meselesi ben bunu ne eğitim hayatımda ne aşk hayatımda ne normal hayatımda ne anormal hayatımda ne uzayda ne uçarken ne yüzerken hissedemiyorum. problem benimle paylaşılmayanlar mı yoksa benim paylaşmadıklarım mı ? şimdi evet kabul edelim kuşkulandırmayacak şekilde herkesin herkesten sakladığı bir şeyleri vardır. olmalıdır. ama bu kırmızı don giyiyorum kimse bilmemeli gibi bir şey değil. akşamsefası diye bir çiçek vardır. niye akşam açtığını çocukken bilmezdim hala bilmiyorum çünkü hiç sormadım. çünkü hiç şüphe etmedim. güzeldi, renkliydi, benimdi. bunun gibi bir şey. çocukken balonlar tavana çıktığında abime hiç sormadım nasıl oldu diye. ama sen mi şişirdin dedim. şimdi yavaş yavaş asıl soruya geliyorum. gerçekten inanmadığım varlıklara soru sormam. bir fiile soru soramazsınız. niye kokmaksın sen. niye ölmeksin. çünkü biliyorum cevap alamıyorum hiçbir zaman. anlatılan her şeye inanmak da bir bakıma soru sormaktır. ben korkarım her şeye evet diyenlere. her anlattığıma gülenlere. acırım gibi oldu bu “korkarım” kelimesi. de hali olmayınca böyle oluyor işte. gelelim inanmadığım varlıklara. insanlar. çoklar, kalabalıklar, tek bedende birkaç taneler. gözleri dört tane. kulakları 7 tane. cinsel organları bir tane. birtanem der insanlar sevgililerine. insanın bir tanesidir çünkü o. insanlar topraktır, kumdur benim için. ben her gittiğim yerin toprağını alırım ve her kumsalın kumunu. karşıma koyar konuşurum. ölçer tartar elerim. eleğim deliktir. geçer çoğu köprüden. inanan varlıkların köprü korkusuna gıpta ederim, hakiki olanların korku eyleminin sonucu olarak iyilik yapma eylemini gayet başarılı uyguladıklarını bilirim. ama onlar bile belli bir kesime karşı düşüncelerini mancınığa koyup ateşe verebiliyor. az önce dedim su büyük bir gerçek aslında. su altında su üstünde su içimizde su her yerde baktığında. su tek inandığım su tek güvendiğim su en güçlü benim için. geliyorum asıl soruya. su benim için her şeyi yapabilir mi. anlatayım. saydım yukarda uzayda normal hayatta falan her ne ise hiçbirinde bir yerim olduğunu düşünmüyorum. bazı şişeler açıldıktan sonra kapanmamak için yapılır. şişeyi at diye değildir ama o kapağı at diyedir. ben hep kapakları biriktirmişim. ve şişeleri hep iyi yerlere atmışım. kendimden çok uzağa fırlatmışım. anlam bozukluğu olmasın iyi yerlerde olan bir şey fırlatılamaz olsa olsa en kötü ihtimal bırakılmıştır. evet su benim için her şeyi yapabilir. yaptı da. ben insanlarımı, topladığım topraklarımı arka bahçede biriktirdim. ana kapıyı göstermedim hiç. bu da aslında açıklıyor derecelere niye inanmadığımı. güç elimdeydi. su bendeydi. toprak çamur olduğunda benim için biter. anlatabiliyorumdur umarım. ertesi gün oldu kapıya vuruyor birileri sesler duyuyorum. hiç hesap etmemiştim yağmuru.